Bu mezhebin kurucusu, Hicri 1252(M.1280)’de İran’da doğan Mirza Ali Muhammed eş-Şirazi’dir. Önceleri İsnaaşeriye mezhebine mensup idi. Ancak, daha sonra bu mezhebin sınırlarını çiğneyerek, İsnaaşeriye ile İsmailiye mezhebinden alınma bazı sapık görüşlerin ve Sebeilik’ten alınma “hulûl” düşüncesinin arasını bulmaya çalıştı. Böylece İslam akidesinden uzak olduğu gayet açık olan bir karışım elde etmiş oldu.
İsnaaşeriye mezhebinde “gaip imam” diye bir inanış vardır. Bu inanışa göre on ikinci imam, gözler önünden kaybolmuştur. İsnaaşeriler bu imamın dönüşünü beklemektedirler. Mirza Ali de bu inanışta idi. Nitekim İran halkının çoğu İsnaaşeriler’den oluşmaktadır. Mirza Ali, mezhepler üzerinde büyük bir enerji ve gayret sarf ederek, dikkatleri üzerinde toplamıştı. İnsanların kendisine ilgi göstermesi, kendisinin tek başına “gaip imam” a açılan tek kapı olduğunu iddia etmesine neden oldu.
Nurani İmam’ın bilgisine sahip olduğu varsayılan Mirza Ali, taraftarları arasında, konuştuğu her şey tartışmasız hüccet kabul edilen bir şahsiyet haline geldi. Bundan sonra, daha da aşırı giden Mirza Ali, sırasıyla, İmam’ın ilmini aktardığını; Hicri 260 yılında ortadan kaybolan ve bin yıl sonra tekrar ortaya çıkacak imamın, bizzat kendisi olduğunu; Allah’ın kendisine hulûl ettiğini(girdiğini) ve kendi suretinde insanlara göründüğünü; ahir zamanda Musa’nın ve İsa’nın ortaya çıkması için tek yolun kendisi olduğunu iddia etti. Bu son iddiasında, yaygın inanış olan İsa’nın dönüşüyle yetinmedi ve buna Musa’yı da ekledi.
Tüm İslam âlimleri onun bu iddialarına karşı çıkmışlardır. Çünkü onun kendisi hakkında ortaya attığı iddialar, İslami hakikatlere ve Kur’an’ın getirdiği itikada tam anlamıyla ters düşmektedir. Mirza Ali de halkı âlimlerden soğutmaya çalıştı. Onları ikiyüzlülükle, maddi çıkarcılıkla ve idaricilere yanaşmakla suçladı. Her dediğine kulak asan taraftarlar bulmaya devam etti ve bunlar körü körüne onun peşinden gittiler.
Mirza Ali, kendisi hakkında ortaya attığı bu iddialardan sonra, itikadi ve ameli konularda bazı görüşler ileri sürdü.
a. Ahiret gününe, cennetin ve cehennemin varlığına ve bunların hesaptan sonra olduğuna inanmaması. “Allah’a kavuşmak” ve “ahiret günü” gibi tabirleri, yenilenen bir ruhi hayatın sembollerinden başka bir şey olmadığını iddia etmiştir.
b. Kendisinin geçmiş tüm peygamberlerin temsilcisi olduğu ve tüm ilahi risaletlerin kendisinde toplandığını iddia etmiştir. Bu iddiasıyla, tüm dinlerin mensuplarını kendi katında buluşturmak istemiştir. Bahailik’te Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam birleşmekte ve aralarında fark gözetilmemektedir.
c. Hulûl iddiası ve Allah’ı bilfiil kendisine hulûl ettiğine inanması.
d. Hz. Peygamber’in peygamberliğini, son peygamberlik olarak görmemiştir. Çünkü Mirza Ali, Allah’ın kendisine hulûl ettiğini ve daha sonra da başlarına da hulûl edeceğini ilan etmiştir.
e. Bir arada bulunan bazı harflerin ve bu harflerin her birine denk gelen sayıların üzerinde, bazı garip iddialarda bulunmuştur. Özellikle 19 sayısının, ona göre, apayrı ve üstün bir değeri vardır.
Mirza Ali’nin İslam Hukukunu değişikliğe uğrattığı ameli konulardaki bazı iddiaları da şunlardır:
a. Miras ve diğer konularda, tam olarak kadını da erkeği de eşit saymıştır. Mirza Ali, bu görüşüyle inkârı küfür sayılan Kur’an’ın açık bazı hükümlerini inkâr durumuna düşmüştür.
b. İnsanlar arasında mutlak eşitliğe çağırmıştır. Ona göre, cinsiyet, din ve renk bakımından insanlar arasında fark yoktur. Bu görüşü genel karakter itibarıyla, İslami gerçeklere uygun düşmemektedir.
Mirza Ali, tüm bu görüşlerini “Beyan” adını vererek yazdığı kitapta toplamıştır.
Bu görüşler genel karakteriyle, İslami gerçekleri inkâr ve Abdullah bin Sebe’in, Ali bin Ebi Talib hakkında öne sürdüğü “hulûl” düşüncesini diriltme eğilimindedir. Bu ise, açık bir küfürdür. Bu nedenle, İran’da devlet bunlara el atmış, Mirza Ali, 1850 senesinde idam edilmiştir. Sadece 30 yıl ömür sürebilmiştir. Mirza Ali öldü ama müritleri arasından iki kişiyi daha önce seçmiş bulunuyordu. Bunlardan Subh-i Ezel karargâh olarak Kıbrıs’ı, Bahaullah ise Edirne’yi seçti.
Subh-i Ezel’ e az sayıda kişi tabi oldu. Bahaullah’ın taraftarları ise, bu mezhebin çoğu taraftarlarını teşkil ediyordu. Bu yüzden Bahaullah’a nispetle bu mezhebe “Bahailik” dendiği gibi, bazen de asla nispet edilerek “Babîlik” denmiştir. Bab(kapı), Mirza Ali’nin kendisine seçtiği isim idi. Subh-i Ezel, Babiliğin, kurucusunun bıraktığı şekilde kalmasını istemiş ve bunlara davet etmekle yetinmiştir. Bahaullah ise kendisine, Mirza Ali’nin kendisi için öngördüğü yetkilerin aynısını, hatta daha da fazlasını tanımıştır. Bahaullah da “ilah”ın kendisine hulûl ettiğini ve kendisine ilahın en olgun görüntüsü olduğunu iddia etmiştir.
“Bahaullah, kendisini değerli bir mücevherin parıldayışı gibi, yer ve gök arasında parıldayan ve ışık saçan Allah’ın güzelliği olarak kabul ediyordu. Taraftarları da, Bahaullah’ın insanüstü olduğuna inanıyor ve ilahi sıfatların çoğunu ona da yakıştırıyorlardır.”1,
Bahaullah, Akka’da mezhebini şirk unsurlarıyla donatmaya başladı. Kur’an’ a da, üstadının yazmış olduğu Beyan’a da başkaldırdı. Bir yandan da Arapça ve Farsça eserler yazmaya başladı. Yazdıklarının en ünlüsü “el-Kitabu’l-akdes” (en kutsal kitap)’tır. Bahaullah, bu kitabın kapsadığı her şeyin kendisine vahyedildiğini iddia ediyor ve bu kitabın “yüce zatın kıdemi” ile beraber “kadim”(öncesiz) olduğunu söylüyordu. Ayrıca tüm eserlerinin dahi, kendi ilahi ilminin tümünü temsil etmediğini, ilminin bir kısmını seçkin taraftarları için ayırdığını ilan etmiştir. Ona göre, bu seçkin taraftarlardan başkası, bu Batınî ilimleri tatbik edebilecek durumda değildir.
Ancak, Bahaullah ortaya attığı bu davetin, İslam dışında yeni bir “din” olduğunu söylemiş ve bu konuda hocasından ayrılmıştır. Bu sayede İslam, onun kirli görüşlerinden uzak ve temiz kalabilmiştir.
Bahaullah, kendi dininin evrensel olduğunu, tüm dinleri ve tüm ulusları birleştirdiğini iddia ediyordu. Bu evrensel anlayış ve Bahaullah’ın kendisine “ilahi görüntü” vermesi sebebiyle, yazdıklarını doğudaki ve batıdaki tüm idarecilere göndermeye başladı. Bu risalelerinde ilahın kendisine hulûl ettiğini iddia eden Bahaullah, tıpkı Kur’an’ın bölümlerine “sure” dendiği gibi, kendi yazdıklarına “sure” adını veriyordu.
Gaybı bildiğini iddia eden Bahaullah, ileride meydana gelecek bazı olayları haber veriyordu. Söylentiler doğruysa, tahminlerinin bir kısmında isabet de etmiştir. Örneğin; III. Napoleon hükümeti düşeceğini söylemiş, dört yıl sonra III. Napoleon hükümeti düşmüştür. Bu olay, taraftarlarının da abartması sonucu, pek çok kişinin onu doğrulamasına yol açmıştır. Oysa Bahaullah hükümetin düşüş tarihini belirtmiş değildi. Zaman belirtmediğine göre, bu Bahaullah’ın gösterdiği bir ileri görüşlülük idi.
Bahaullah’ın ortaya attığı önemli iddialar şunlardır;
a. Tüm İslami bağları bir kenara atmak. Bahaullah’ın mezhebinin herhangi bir şekilde İslam’la ilişkisi kalmamıştır.
b. Renkleri, dinleri ve cinsiyetleri ayrı da olsa insan kardeşliğini, kendi öğretisinin temel ilkesi haline getirmiştir. Bu eşitlik anlayışı, onun tüm davet propagandasının ekseni durumunda idi. Irk ve sınıf ayrımcılığının, dini taassubun hâkim olduğu bir dünyada, dikkatlerin üzerinde toplanmasını sağlayan, yine bu anlayış olmuştur.
c. Aile düzenine de yeni bir biçim vermeye çalışmıştır. İslami kabullere karşı çıkan Bahaullah, bazı özel durumlar dışında çok evliliği kaldırmıştır. Özel durumlarda bile, ancak iki kadınla evlenmeye izin vermiş ve zorunlu olmadıkça boşanmayı da kaldırmıştır. Ona göre zorunluluk, eşlerden birinin diğeriyle yaşamasına imkân olmayan hallerdir. Boşanan kadının, ancak belli bir süre bekledikten sonra evlenebileceği fikrine de karşı çıkmış ve kadına bu süreyi doldurmadan evlenme izni vermiştir.
d. Cenaze namazı dışında tüm cemaat namazlarını da mutlak olarak kaldırmıştır. Ona göre namaz, ancak ferdi olarak kılınmalıdır.
e. Taraftarları için uygun gördüğü kıble “Kâbe” değil, kendisinin ikamet ettiği yerdir. Bahaullah yer değiştirdiğinde, Bahaîler de ona uyarak kendi kıblelerini değiştireceklerdi.
f. Bahaîler, İslam’ın öngördüğü maddi ve manevi temizliğe dokunmamışlar, namaz için abdesti, cünüplük için de guslü kabul etmişlerdir.
g. Bahaullah, İslam’da yer alan “alışveriş”, “yeme-içme” ve benzeri konulardaki tüm “helal ve haram” hükümlerini hiçe saymış, hüküm koyma yetkisini akla vermiştir.
Eğer Bahaullah’ın aklı erseydi, İslam’ın helal saydığı her şeyi aklın da helal saydığını, İslam’ın haram saydığı her şeyi aklın da haram saydığını anlardı. Böylece, kendisine “Niçin Muhammed’e iman ettin?” diye sorulan bir bedevinin “Çünkü ben, Muhammed’in “yap!” dediği bir işe aklın “yapma!” dediğini veya Muhammed’in “yapma!” dediği bir işe aklın “yap” dediğini, hiç görmedim.” Şeklindeki cevabını da anlamış olurdu.
h. Daha önce hocası Mirza Ali’nin insanlar arasında mutlak eşitlik anlayışını ilan etmesine rağmen, Bahaullah demokrasiyi kabul etmemiş ve kralların düşürülmesine izin vermemiştir. Belki de demokrasiye sıcak bakmaması kendi mezhebiyle uyuşmamasından kaynaklanıyordu.
Bahaullah, krallara bu “kutsala yakın otoriteyi” tanıdığı halde, din adamlarının kişiler üzerinde herhangi bir otoritesi bulunduğunu kabul etmemiştir. Hocası Mirza Ali, sadece kendisine karşı çıkan ve görüşlerini çürüten İslam âlimlerine karşı savaş vermişken, kendisi din farkı gözetmeksizin tüm din adamlarına karşı savaş vermiştir.
Bahaullah’ın dönemi, 16 Mayıs 1982’ de ölmesiyle birlikte sona ermiştir. Ondan sonra kendi mezhebini devam ettirebilmek için, yerine Abdülbaha (Baha’nın kulu) ve Gusn-ı A’zam(Büyük dal) diye de isimlendirilen oğlu Abbas Efendi geçti.
Abbas Efendi, Avrupa medeniyetini ve batı kültürünü çok iyi tanıyordu. Bu nedenle, babasının öğretilerini, batı düşüncesiyle bağdaşır biçimde değiştirdi. İlahi hulûl düşüncesini mezhepten çıkardı. Babasının yaptığı gibi, elinden olağanüstü şeyler geldiği iddiasında bulunmadı. Yahudi ve Hıristiyan kitaplarına yöneldi ve bu kitaplardan görüş almaya başladı. Bu nedenle, Bahaî öğretisi Hıristiyan, Yahudi ve Mecusilerin arasında yayılma göstermiştir. Abbas Efendi ve Bahaullah’ın Müslümanlar arasından hayli taraftar toplamaktan ümit kesmeleri de, onları diğer din mensuplarına yönelten diğer bir etkendir.
Avrupalılar, bu mezhebe oldukça ilgi göstermişlerdir. Çünkü bu mezhepte, İslam dinini yıkmayı amaçlayan unsurlar ağırlıktadır. Şu da bir gerçek ki, İslam düşmanlarının desteğiyle dinden uzaklaştırma faaliyetlerinin yapıldığı dönemlerde, Bahaîliğin İslam topraklarında güçlendiği gözlenmiştir. Bahailik, birinci ve ikinci dünya savaşlarından sonra güçlenmiştir.
İlyas Uçar - Evvah - Ebu Rudeyha
Kaynak: İslam'da itikâdî, siyasî ve fıkhî mezhepler tarihi (Çev: Sıbğatullah Kaya), Muhammed Ebu Zehra, Anka Yayıncılık, İstanbul, s. 225–233; Goldzhier, el-Akide ve’s-şeria, (Muhammed Yusuf Musa, Abdülaziz Abdülhak ve Ali Hasan Abdülaziz Çevirisi), s. 244
| < Önceki | Sonraki > |
|---|





















