İlyas Uçar - Ebû Rudeyha - Evvâh

Bir Fabl Olarak Fare ile Kedi Hikâyesinin Arka Planı

E-posta Yazdır PDF
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 8
ZayıfMükemmel 
Bir Fabl Olarak Fare ile Kedi Hikâyesinin Arka Planı


Fars edebiyatında bir hayli ünlü olan Fare ile Kedi (Mûş u Gurbe) hikâyesi hicrî VIII./XIV. asırda yaşamış bulunan tanınmış mizahçı ve sosyal hicivci edip ‘Ubeyd-i Zâkânî (öl. 771) tarafından yazılmıştır. Yaklaşık doksan beyitten oluşan bu eser görünürde kedi ile farenin kavgasını içeren bir hikâye olarak biliniyorsa da, gerçek anlamda insanlar arasında tarih boyunca devam eden mücadeleye sembolik bir gönderme yapıldığı anlaşılmaktadır . Konuya girmeden önce hayvanların diliyle yazılan yada anlatılan edebî türe (fabl) kısaca değinmede yarar vardır.

Hayvanların diliyle yazılmış olan veya halk arasında sözlü olarak anlatıla gelen hikâye ve efsanelere Latince’de “söylenti ve hurafe” anlamına gelen fabula kelimesi, Fransızca ve İngilizcede aynı içerik için fable kelimesi kullanılmış; Araplardan İbn Nedîm bu tür hikâyeleri el-hurâfe kelimesi ile ifade etmiş ve ardından gelen Müslüman yazarlar da içeriğine tam uygun olmasa da ona uyarak aynı ıstılahı kullanmışlar . Ancak sözlüklere bakılırsa İslâm kültüründe özellikle Arapçada “el-hadîs, el-hurâfa, el-haber, es-semer, esâtir” gibi kelimelerle ve Farsça ile Türkçe’de halk edebiyatı içerisinde yer alan bu tür anlatımların temelde birbirine yakın fakat özel amaçlı kullanımlarda çok ince farklara sahip “hikâye, efsane, destan, kıssa, masal” ve benzeri ıstılahlarla ifade edildiği, son dönemlerde de özellikle Farsça ve Türkçe’de Batıdan alınma fabl kelimesiyle karşılandığı görülür .

Çoğunlukla halk edebiyatı diye nitelenen ve ait olduğu halkların inanç ve geleneklerine göndermede bulunan ve onların varlık ve tabiat olaylarını yorumlama anlayışlarını izah eden efsane, hikâye, destan ve benzeri türler tarih sahnesine çıkmış her milletin kültürel birikimi içerisinde, ilkel yada sistemli bir biçimde bulunmaktadır.

Fakat bunlardan hayvanların diliyle yazılmış olanlarının tarihî kökeni hakkında, farklı görüşler ileri sürülmüştür. Kimi araştırmacılara göre hayvan diliyle hikâyeler oluşturan ilk milletin Yunanlılar olduğu ve bazı örneklerin Aesop (Aisopos M.Ö. VI. asır) veya ondan önce yaşamış olan Hesiod (M.Ö. VIII. asır)’un eserlerinde bulunduğu ileri sürülmüştür . Bir kısma göre de bu tür hikâyeleri ilkin Hintliler söylemiş ve tarihi M.Ö. VII. asırdan daha eskilere dayanmakta olan onlardan bir kısmı (Budizmde varlıklardaki tenasuhla ilgili olanları) Jataka adlı kitapta yer almıştır . Bazı araştırmacılara göre de bu tür hikâyelerin asıl kaynağı eski Mısır olup, oradan Yunan ve Hint edebiyatlarına geçmiştir.

Çünkü Mısır yöresine ait olduğu belirtilen ve sonradan keşf edilen Papiros (Aslan ile Fare) hikâyesi tarihinin M.Ö. XII. asra kadar gittiği belirtilmektedir. Gerçek olan şudur ki, adı geçen her üç eski medeniyetin halkları başta olmak üzere bazısının ellerinde yazılı metinleri olmasa da bütün milletler bu tür hikâyelerin oluşumunda belli paylara  sahip olmuşlardır . Ancak Batı Edebiyatında bu konular daha sistemli şekillerde işlendiği bir gerçektir.İslâm sonrası miladî VIII. asırda Hint orijinli Kelile ve Dimne (Panctantara)’nin Abdullah b. Mukaffa’ tarafından Arapçaya çevirilmesi neticesinde Arap edebiyatına hayvan hikâyeleri adıyla yeni bir konu girdi.


Zira bu çeviriden önce klâsik Arap edebiyatında folklorik hayvan hikâyeleri özel bir edebî tür olarak yer edinmemişti ve bu tür hikâyeler daha çok “darbulmesel” (ata sözü) görevini gören ilkel ve fıtrî boyuta sahip idi yada çöl Arapları arasında “eski metinlerden rivayetler” şeklinde telakki edilirdi .

Fars orijinli ilk hayvan hikâyesi ise bir ağaçla bir keçinin tartışmasını içeren Pehlevice Dıraht-i Asûrîk adlı eser olduğu belirtilmektedir . Ancak Kelile ve Dimne gibi hayvan hikâyelerini içeren kitapların İslâm öncesinde Pehleviceye ve İslâm sonrası erken dönemlerde Arapçaya ve Yeni Farsça (Derî)’ya çevrilmesi ve halk arasında rağbet bulması neticesinde birçok Müslüman yazarın bu konuları işlemesine ve adı geçen kitaba benzer eserler yazmasına neden oldu .

Günümüzde fabl dediğimiz bu tür edebî eserlerin bir takım özellikleri taşımaları gerekir. Her şeyden önce bu eserler genelde, içinde oluştuğu halkların inançlarını ve bazı tabiat olaylarını izah etme biçimini ifade eden mitolojik efsanelerden farklı olarak, özel teknik ve edebî bir metotla anlatılması icap eden ahlâkî ve öğretici hikâyelerden oluşurlar. Yazar ya da şair, karşılaştırma ve benzetme üslûbuyla, siyasal mekanizmayı, toplumsal yapıyı, bir grubu veya kişiyi yahut ahlaka ve edebe aykırı bulduğu sosyal olayı eleştirmek ve iğnelemek amacıyla hedefi olan insan ve olaylara uyarlanması için hayvan motiflerini, bir takım semboller ve işaretler olarak kullanır.

Bu işi öyle bir maharetle yapması  gerekir ki, hikâyenin okuyucu veya dinleyicisi de, görünürdeki manaların arkasında saklı bulunan, yazar veya şairin gerçek maksadını, kendi zihninde somutlaştırarak oturtabilsin. Bu tür hikâyelerde rol alan sembolik kahramanlar genellikle hayvanlar, otlar ve cansız nesnelerdir. Bazen da tanrılara ve insanlara da bu hikâyelerin kahramanları arasında yer verilir. Hikâyede rol alan varlıklar doğal yapılarına uygun şekillerde davranırlar. Doğal yapılarıyla farklı olan tek özellikleri insanlar gibi konuşmalarıdır .

Halk arasında bu tür hikâyeler zaman zaman eğlence ve meşguliyet amacıyla anlatılsa da, yukarıda da işaret edildiği gibi bir sanatkâr kendi eserinde onlara daha farklı amaçlarla yer verir. Örneğin Horas (Horace MÖ. 65-8), ondan sonra gelen Fadaros’un eserlerinde, Kelile ve Dimne ile Merzubânnâme’nin hikâyelerinde, Şeyhî’nin Harnâme’sinde, Attâr, Mevlânâ (bu ikisi daha çok tasavvufî konuları bu tür hikâyelerde işlemişler), Namık Kemal, Şinasî gibi yazarların eserlerinde yer alan tilki, kedi-fare, kurt-koyun, öküz-aslan ve benzeri hayvanların dilinden anlatılan hikâyelerin tamamı ve burada işlenecek Fare ile Kedi hikâyesinde olduğu gibi, yazarın amacı, toplumsal yapıdaki adaletsizlik ve eşitsizlik, siyasal mekanizmadaki bozukluk, yöneticilerin zulmü ve benzeri olumsuzlukları alaya
alarak mizahî bir eda ile eleştirmektir .

Yukarıda da geçtiği gibi, insanlara bir takım mesajların sunulması veya kendileriyle bazı zorba tiplerin eleştirilmesi amacıyla, dünya edebiyatında çeşitli milletlerin kültürlerinde muhtelif hikâyeler kalıbında hayvan motiflerinin kullanılması da belli sebeplere dayanmaktadır.

Bunun görünürde en az iki nedeni olabilir. Birincisi mizahçı veya alaycı yazar, güçsüz olduğu halde seçilen kurban (Fare ile Kedi hikâyesinin yazarı ‘Ubeyd’de olduğu gibi), güçlü bir zümre ya da sultan, vezir ve benzeri bir şahıs olabilir. İkincisi mizahçı yazar, yaratıkların en şereflisi olan insanı, yücelik zirvesinden, beslenmek ve üremek dışında bir meziyeti olmayan hayvanlara benzetmek suretiyle, aşağılık konuma düşürmüş olur .Bu amaçla bir kısım yazar ve edipler tarafından bazı hikâyelerde kedi ile fare motiflerinin de zaman zaman kullanıldığı izlenmektedir. Özellikle görünürde namaz kılan ve riyazî bir hayat benimseyen, fakat her zaman farelere karşı art niyetli olan ve fırsat buldukça onları parçalamayı ihmal etmeyen kedi tipine dair hikâyelerin kaynağı da tarihsel açıdan eski Yunan ve Hint edebiyatlarına kadar uzamakta ve bu hususla ilgili bir hikâye yine yukarıda adı geçen Hint menşeli dünya edebiyatında hatırı sayılır ünlü Kelîle ve Dimne adlı eserde bulunmaktadır.

Sonradan Dünya ve İslâm kültürü içinde aynı kahramanlara dair hikâyeler hem müstakil eserler şeklinde, hem de çeşitli hikâye mecmualarında bölümler şeklinde yer almıştır. Nitekim VIII/XIV. yüzyılda yaşamış olan ve toplumsal eleştiriyle ilgili eserleri kaleme almış bulunan ünlü mizahçı ‘Ubeyd-i Zâkânî ve XI/XVI. yüzyılda hayatını sürdürmüş olan Muhammed Bâkır Meclisî’nin Fare ile Kedi (Mûş u Gurbe) adlı eserleri de bu türlerin en önemli örneklerini teşkil etmektedir .

Ancak burada üzerinde durulacak fabl, Zâkânî’nin bir iki sayfayı geçmeyen, XIX yüzyıldan itibaren baskıları yapılan ve çeşitli dünya dillerine çevrilmiş bulunan Fare ile Kedi (Mûş u Gurbe)adlı manzûm hikâyedir . Genel bir varsayımla yazar, bu hikâye ile gerçek anlamda yöneten ile yönetilenden oluşan iki sınıfın, yani bir tarafta yer alan genel halk kitlesinden ibaret toplum ile, diğer tarafta yer alan devlet başkanı, vali, yargıç ve diğer bürokratlardan müteşekkil yöneten sınıfın ilişkilerini dile getirmektedir.

Hatta hikâyenin içerdiği manaya bakılırsa, yönetilen ve mahkûm olan halk tabakası, hakim ve yönetici tabakanın baskıcı ve şiddete dayalı tutumu karşısında zaman zaman isyana kalkışarak mücadeleci bir tavır sergilemiş bulunsa bile, neticede, hakim tabakaya karşı sürekli yenik düşmekte ve ona karşı etkisiz hale gelmektedir . Bir görüşe göre de eleştirel mahiyetteki bu eser, biraz afaki sayılan bu boyutu yanında, ayrıca tarihte gerçekleşmiş olan bir olayın izlerini taşımaktadır.



Hatta bazı araştırmacılara göre bir kara mizah örneği olan eser, Ortaçağda yazarı ‘Ubeyd’in yaşadığı dönemde (VIII/XIV. asırda) riyakârlık ve kan dökücülükle suçlanan Kirman’ın hükümranı Emîr Mubârizuddîn Muhammed (Muzefferîler Hanedanına mensup) ile, şairin memduhu Şiraz’ın hükümranı şah Ebû İshak (Încûlar Hanedanına mensup) arasında sürekli devam eden ve bu ikincisinin feci şekilde öldürülmesiyle sonuçlanan tarihî olayların trajik seyrini göstermektedir . Bilindiği üzere VII/XIII. yüzyılın başında İran toprakları ve İslâm dünyasının büyük kısmı, putperest olarak kabul edilen Moğollar tarafından işgal edilmiş, bütün İslâmî ve insanî değerler ortadan kaldırılmış veya etkisiz hale getirilmişti.

Siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik açıdan İslâm ülkelerinde büyük sarsıntılar vücut bulmuş, ahlâkî ve manevî değerler açısından müthiş bir  gerileme meydana gelmişti. Bu nedenlerden dolayı, siyasal alanda oluşan anarşi ve kargaşa, Moğolların devamı olan İlhanlılar ve onların parçalanmasından sonra iktidar kavgalarına tutulan, halkın malına ve canını yok etmeye çalışan diğer hanedanlar zamanında da aynen devam etmiş ve neticede İran ülkesi VIII/XIV. yüzyılın sonlarında Timur tarafından başlatılan yeni bir istilâya maruz kalmıştı.

Bu işgaller sırasında hemen hemen İran’ın bütün yerleşim alanlarındaki halk, çeşitli katliamlardan geçirilmiş, insan kellelerinden minareler oluşturulmuş, geride kalanlar ise, fakirlik ve yoksulluk içinde adeta boğulmuştu .Neticede hikâyenin işarette bulunduğu iki sultan da, Moğollar sonrası İran’da iktidar mücadelesini veren Muzafferîler hanedanına mensup Emîr Mubârizuddîn Muhammed ile, Încûlar hanedanından şah Ebû İshak Încû idi .Yazar, hikâyenin başında ilkin kedinin bazı özelliklerini anlatarak şöyle der: “Kirman’da karnı davul, göğsü siper, kükreyişi aslan ve pençesi kaplan, kaşları yay ve kirpikleri ok gibi bir kedi varmış. Hatta dış görünümü ve fizikî  yapısı güzel ve çekici olduğu için, kedi soylu bürokratların evlerinde yer alarak, sürekli tencere, tabak ve kepçe peşinde koştururmuş.

Bir gün avlamak üzere şaraphaneye giderek bir şarap küpünün arkasında saklanır. Duvardan çıkan bir fare, şarap küpüne dalarak sarhoş oluncaya kadar içtikten sonra, kediden habersiz hava atarak şöyle der: Hani kedi? Onu bulursam başını keser, derisine de saman doldururum, o bana nasıl rakip olabilir? Karşıma çıkarsa şüphesiz köpek gibi bana yalvaracaktır. Bunu duyan kedi sıçrayarak fareyi yakalar. Fare ne kadar yalvarırsa da kedi, dine ve Müslümanlara sövdü diye kendisini bağışlamaz ve yer.

Daha sonra tövbe ederek, hiçbir şey olmamış gibi, mescitte zikir, namaz ve ibadetle meşgul olur” . Hikâyenin ana temasını teşkil eden yukarıdaki kısmını göz önünde tutarak daha önce adı geçen iki sultanın durumuna bakalım: Tarihî kayıtlarda kedinin temsil ettiği Muzafferîlerden Emîr Mubârizuddîn’in de, oldukça güçlü, azimli, cesaretli, acımasız ve becerikli bir yönetici olduğu belirtilmektedir. Küçüklüğünde bile yöneticilerin dikkatlerini çekecek kadar da zeki ve yetenekli idi. Hayatının ilk yıllarında şaraphor ve hırsız olmasına rağmen, sonradan iki kez tövbe ederek İslâmî yasaları sıkı sıkıya uygulayıp, zühde bağlanmaya çalışmıştır.

Fakat çok kan dökücü, küfürbaz ve topluma karşı acımasız olduğundan iki yüzlülük ve riyakârlılıkla itham edilmiş, hatta dönemin bazı zarifleri tarafından “muhtesip”
olarak anılmıştır . Fareyi temsil eden Ebû İshak’ın ise, ömrünü ayyaşlıkla geçiren, İslâmî kuralları hiçe sayan, zevk ve eğlenceye düşkün olduğu için de yöneticilik vasıflarından uzak bir idareci olduğu belirtilmiştir .Ebû İshak İran’ın Fars bölgesinde, Emîr Mubârizuddîn de Kirman ve Yezd bölgelerinde hüküm sürmekteydi. Bu iki yöneticinin anlaşmazlık nedeni ise, Hürmüz, Kîş ve Bahreyn bölgeleri halklarından genelde zorla toplanan vergi ve gelirler idi .

Hicrî 743/1342 yılında Fars bölgesine hakim olan Ebû İshak adı geçen Emîr Mubârizuddîn ile on yedi yıl savaşır ve neticede aynı kişi tarafından 758/1357’de feci bir şekilde öldürülerek iktidarına son verilir . Ayrıca söz konusu hikâyenin yazarı ‘Ubeyd, şiirlerinde Ebû İshak’ı övmüş ve uzun süre Şirazdaki sarayına yerleşerek kendisinden çeşitli ödüller de almıştır. Hatta ‘Uşşâknâme adlı mesnevisini de ona takdim etmiştir .Hikâyede dikkati çeken ikinci önemli bir nokta, her iki şahın üzerinde anlaşamadığı halktan zorla toplanan vergi ve haraçlara işaret edilmiş olmasıdır. Zira Ebû İshak, başta Emîr Mubârizuddîn olmak üzere sık sık etraftaki emirliklere saldırarak, şehir ve kasabalarda oturan bir kısım halkı kılıçtan geçirip mallarını yağmalayarak Şiraza getirir, hem kendisi bol bol harcar, hem de çeşitli  bilgin, şeyh ve şairlere dağıtırdı.

Kayıtlara göre, yine bir defasında Kirmana saldıran Ebû İshak, surları aşamayınca şehri uzun süre muhasara altında tutarak açlıktan insanların ölmesine ve sağ kalanların açlıktan ölmüş olanların etlerini yemelerine neden olmuş ve bu yönetici zafer elde etmeden geri dönmek zorunda kalmıştı. Ancak yol üzerindeki halkın canına kıymak ve mallarını yağmalamakla öfkesini çıkarmıştı .

Belki de yazarın hikâyede dile getirdiği şaraphaneden kastı, gayri meşru olan ve bir nevi İslâm’da yasak kabul edilen bu mal, şarap ve şaraphanedeki küplere benzetmek olmuştur.Bir diğer nokta da, iktidardaki güçlerin, rakiplerini yok etmek ya da cezalandırmak istedikleri zaman, o dönemde düzenin yasalarla koruduğu ve birer put haline getirdiği ve kendi çıkarları söz konusu olduğunda da pek önemsemedikleri, bir takım tabuların ve sembollerin arkasına sığınarak halkın gözünde bu haksız davranışlarına meşruluk kazandırmaya çalıştıklarına işaret etmektedir. Yukarıda geçtiği gibi kedi fareye bana “küfrettin” demiyor, “Maslümanlara küfrettin” demektedir.

Kayıtlara göre, Mubârizuddîn Muhammed de Ebû İshak’ı cezalandırmak istediği zaman, ilkin onu, Şirazda bazı kimselerin kanını dökmekle suçlamıştı . O dönemde din, yöneticilerin çıkarları söz konusu olunca, görünürde her şeyin üstündeydi, başka dönemlerde de demokrasi, layıklık, bayrağa saygısızlık, ve benzeri şeyler aşılmayan birer tabu haline gelmeleri bir yana ayrıca çıkarcı kimseler için birer istismar aracı olurlar.

Hikâyede dikkati çeken bir başka nokta da, şaraphanede fazla içki kaçıran farenin bir an gerçek güç sahibi kediyi unutarak, kendini orada tek hakim güç veya gerçek muktedir sayarak hava atmaya başladıktan sonra, kedinin sahneye çıkmasıyla çok aşağılayıcı bir duruma düşüp ona yalvarması olayıdır. Bir çok ülkenin tarihinde buna benzer olaylara sıkça rastlanır. Gerçek demokrasinin uygulanmadığı yerlerde halkın seçimiyle veya başka yöntemlerle iş başına gelenler, bazı toplantılarda veya basın karşısında gerçek demokrat kesilerek, perde arkasında ülkeye hakim olan gücü unuturlar ve gücün karşı olduğu bazı açıklamalarda bulunurlar. Ancak oraya hakim olan gizli güç, kendini azıcık gösterince hemen beyanatlarını başka tarafa çeker yahut geri alarak çok gülünç bir duruma düşerler.

Hikâyenin daha sonraki kısmı ise, şöyle devam eder: “Kedi tövbe ederek ibadetle meşgul olduktan sonra, artık farelere karışmayacağını söyler. Duvarın deliğinden kedinin söylediklerini işiten bir fare, diğer farelere durumu bildirerek şöyle der: ‘Müjdeler olsun! kedi zahit oldu; abit, Müslüman ve mümin oldu’. Bu haberi duyan diğer farelerin yedi reisi, kedinin tövbesine aldanıp, ona çeşitli hediyeler götürerek edep ve ihtiramla kendisine takdim ederler. Ancak kedi ‘Allah kendisine samimi olarak çalışanın rızkını gökten indirir’ diyerek, tatlı diliyle onları kandırıp, kendine yaklaştırır ve iki tanesi hariç, hepsini yer. Bu olaydan sonra fareler arasında şu kanaat hakim olur: ‘Kedi tövbe edip Müslüman olduktan sonra, fareleri beşer beşer yakalar’. Kurtulan bu iki fare öbür farelere bu feci haberi ulaştırır ve savaşmak üzere bir ordu hazırlarlar.

Kediler de Yezd, Isfahan ve Kirman yöresinden bir ordu hazırlayarak Fars bölgesine gelirler. Atlı ve piyadelerden oluşan ve çeşitli silahlarla mücehhez fareler ordusu ise, Kûhistân yolundan aynı bölgeye gelir ve iki ordu arasındaki savaş başlar. İlk başlarda farelerin zafer kazandığı görülüyorsa da savaş farelerin hezimetiyle neticelenirî .

Belirtildiğine göre, diğer kedilerle Fars bölgesinde fareler ordusunu yok eden bu abid kediden maksat, aynı yerde Ebû İshak’a saldıran Emîr Mubarizuddîn idi. Yukarıda da geçtiği gibi, gerçekten de Ebû İshak, o dönemde (VIII/XIV. yüzyılda) Muzafferîlerin başkanti Kirmana defalarca saldırmış, hiçbir başarı elde etmeden ve büyük kayıplar vererek geri dönmüştü.

Neticede Emîr Mubarizuddîn, Şiraz’a saldırır, şehri uzun süre kuşatma altında tutar. Ebû İshak ise, şarap içmeye ve eğlenceye ağırlık verir, sonunda Şiraz işgal edilir ve şehirden kaçan Ebû İshak, daha sonra saklandığı Isfahandan getirilerek Şirazda öldürülür. Hikâyenin sonunda nasıl ki, fareler ordusu dağılarak perişan hale geldiyse, Şirazın işgalinden sonra, Ebû İshak’ın sarayı, çevresi, gücü ve devleti de  yıkılıp gitti. On üç yaşındaki çocuğu bile öldürülmekten kurtulamadı . Fakat Emîr Mubarizuddîn de bir süre yönetimde kaldıktan sonra kendileriyle bir türlü anlaşamadığı çocukları tarafından yakalanır, önce gözlerine mil çekilir ve atıldığı zindanda daha sonra ölür .




Zâkânî, ‘Ubeyd, Kulliyât, nşr. Pervîz Atâbegî, Tahran, 1343 hş., s. 330-333. Mûş u Gurbe Nazım türünde yazılmış olan bu yapıt, ‘Ubeyd’ in en önemli eserlerinden biri sayıldığı gibi, öbürlerine nazaran oldukça da üne kavuşmuştur.Birçok defa müstakil olarak basılan ve nisbeten uzun bir kaside şeklinde olan bu manzume, basılı Kulliyât’ında 94 beyit olarak yer almaktadır. Ancak Safâ, başına
ve sonuna ikişer beyit eklendiğini söylerken, Browne, bu eserin Bombay baskısında 174 beyitten oluştuğunu yazmaktadır. Görünen o ki, ‘Ubeyd’in bu eserine, detaylarla ilgili sonradan bazı beyitler eklendiği ve beyit sayısının 174’e kadar çıkarıldığı, çeşitli kaynaklar tarafından belirtilmektedir.

Bu yüzden Mînovî  yazmış olduğu bir makalede, şayet ‘Ubeyd’e ait olması kesin olsa bile, adı geçen kıssanın aslının toplam kırk beyitten oluştuğunu ve sonradan çeşitli müstensihler tarafından diğer zait beyitlerin eklendiğini ısrarla belirtmektedir. Köklü, sağlam, zevkli ve akıcı bir üslûba sahip bu eser, edebî açıdan en seçkin eleştirel eserlerden sayılması gerekir. Zira bu eserin tamamen alaycı bir tarz ve  mizahımsı bir dil eşliğinde, şakacı tabiata sahip hikâyecilerin üslûbunda, hayranlık uyandıracak bir maharetle kaleme alındığı görülür.

Nitekim Fars dilinin  etkin olduğu bütün bölgelerde, öğütsel bir temayı içermesi nedeniyle, bu manzûmenin şöhret bularak kalıcı bir hale geldiği rahatlıkla söylenebilir. Bu nedenle, çocuk eğitimi açısından hayli değer taşıyan bu eser, İran’da modern zamanlarda ilkokul kitaplarında yer aldığı gibi, zamanımızda da aynı manzûme üzerinde oldukça başarılı sayılabilecek tiyatro oyunları gerçekleştirildiği  kaydedilmiştir.Bak. Çiftçi Hasan, ‘Ubeyd-i Zâkânî, Toplumsal Görüşleri, Ahlâk ve Felsefesi, Erzurum, 1996. (Yayınlanmamış doktora tezi.) Hilâl, Muhammed Ganîmî, Edebiyât-ı Tatbîkî, (Farsçaya çev. Seyyid Murtazâ  Ayetullâh şîrâzî), Tahran, 1373hş., s. 226. Yunancada bu tür hikâyeler için “ahlâkî hikâyelerî anlamına gelen “apologos” kavramı, Hristiyanlık dini kültüründe “temsilî ve benzetme” anlamına gelen “parabola” kelimesi kullanılmıştır.

Simâdâd, Ferheng-i Istılâhât-ı Edebî, tahran, 1375hş., s. 33-34; Rezmcû, Huseyn, Envâ’-ı Edebî, Meşhed, 1372 hş., s. 163-77; Doğan, D. Mehmet, İstanbul, 1996 ilgili kavramlara bak. ve diğer sözlükler. Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, XV, 346-47. Hilâl, s. 236-37. Aesop’tan önce hayvanların diliyle oluşturulan hikâyeler ilkel ve doğal şekilleriyle Yunanlılar arasında yaygın idi. Fakat Aesop’un sistemli bir şekilde düz yazıyla yazdığı bu tür hikâyeler Yunanlılarda özellikle Aristo zamanında o kadar şöhrete kavuştu ki, hatipler bile ilmî ve felsefî tartışmalarda iddialarını ispatlamak için kanıt olarak bu hikâyeleri de kullanıyorlardı.

Ondan sonra Babrius, Aesop’un 123 hikâyesini nazıma çekti ve bunlar Yunan ve Latin edebiyatı üzerinde büyük tesir bırakarak Horas (M.Ö. 65-8) Fadaros (M. Ö. 30- M.S. 44) ve benzeri yazar ve edipler için örnek teşkil etti. Orta Çağda Batı edebiyatını iyice etkiliyen bu tür hikâyeler La Fontane’nin aracılığıyla zirvelere ulaştı. Bak. a.g.e., s. 236-38.
Hilâl, s. 228.Araştırmacılara göre Jatak’dan sonra Hint edebiyatında onun muhtevasına yakın Tantarkhyika adlı eser ve bunun da örnek edinerek Panctantra (Kelile ve Dimne) ve daha sonra da Hitopadesa adlı eser, Panctantra örnek alınarak yazıldığı belirtilmektedir. Aynı eser, s. 230.

Hilâl, s. 229 Bu konuda daha fazla bilgi için bak. Hilâl, s. 231-32.
Simâdâd, Ferheng-i Istılâhât-ı Edebî, tahran, 1375hş., s. 33-34
Hilâl, s. 232 vd.
Hilâl, s. 226-27; Simâdâd, Ferheng-i Istılâhât-ı Edebî, tahran, 1375hş., s.
33-34
Hilâl, s. 236-37; Ferşîdverd, Husrov, Edebiyât ve Nakd-i Edebî, Tahran,
1373hş., II, 672 vd.
Simnânî, Ahmed Penâhî, “Serguzeşt-i şuguftengîz-i Tanz”, Aşinâ, Tahran, sa. 15,
1373 hş., s.41-54.
Mînovî, Muctebâ, “Kıssa-i Mûş u Gurbe-i Manzûm”, Mecelle-i yağmâ, Tahran, c.
X, sa. 9, 1336 hş., s. 401-406.
Munşî, Ebû’l-Me’âlî Nasrullâh, Kelîle ve Dimne, nşr. H. Ceddâd, Tahran, 1373
hş., s. 214-221.
Zâkânî, ‘Ubeyd, Kulliyât, nşr. Pervîz Atâbegî, Tahran, 1343 hş., s. 330-333;
Mînovî, Muctebâ, “Mûş u Gurbe-i Meclisî”, Mecelle-i Îrânnâme, Bethesda, Bunyâd-ı
Mutâla’ât-i Îrân, U.S.A., c. IV, sa. 1, 1985, s. 9-15.
Edward Edwards, M. A., A Catologue of the Persian Printed Books in the British
Museum, London, 1922, s. 695, 543; Nevâî, Mahyâb, A Bibliography of İran, Tahran,
1971, II, 475-476.

Safâ, Zebîhullâh, Târîh-i edebiyât der İrân, Tahran, 1371 hş., III/2, 971-972.
Safâ, III/2, 971-972; İkbâl, ‘Abbâs, Kulliyât-i ‘Ubeyd-i Zâkânî, Tahran, 1343
hş., s. 34; Destigayb, ‘A., “Hecâ-yi ‘Ubeyd”, Peyâm-i novîn, Tahran, c. V, sa. 2,
1342 hş., s. 49-50.

İbnu’l-Esîr, Ebû’l-Hasan ‘Alî, el-Kâmil fî’t-târîh, Beyrut, 1385-6/1965-6,
XIII, 361, 436-438, 458-462; Kâdî Minhâc, Sirâc-ı Cuzcânî, Tabakât-i Nâsırî, nşr.
‘Abdulhay Habîbî, Kabil, 1343 hş., II, 103-104; Reşîduddîn Fazlullâh,
Câmi’u’t-tevârîh, nşr. Behmen Kerîmî, Tahran, 1338 hş., I, 308-309, 361-380,
441-442; Cuveynî, ‘Alâuddîn ‘Atâ Melik b. Bahâuddîn, Târîh-i Cihânguşây, nşr.
Muhammed Kazvînî, Leyden, 1911, I, 4-5, 15-16, 94-96, 126-128, 195-200; Îrânşehr,
(UNESCO yayını) Tahran, 1342 hş./1963, II, 422-424.

Al-i Dâvûd, Seyyid ‘Alî, “Ebû İshâk Încû”, Dâiretu’l-me’ârif-i bozorg-i İslâmî,
Tahran, 1372 hş., V, (neşri devam ediyor), s. 161-165.
Zâkânî, s. 330.

Stûde, Huseyn ‘Alî, Târîh-i Al-i Muzaffer, Tahran, 1346 hş., I, 122-123; Safâ,
III/1, 26-27, III/2, 971-972; Al-i Dâvûd, V, 161-163. Muhtesibin anlamı bekçi ve polis demektir. Buradaki anlamı şeri kuralları uygulayıp koruyan kişi demektir. Devletşâh, Emîr Devletşâh-i Semerkandî, Tezkiretu’ş-şu’arâ, nşr. Muhammed Ramazânî, Tahran, 1366 hş., s. 218-221; Stûde, I, 111-112. Ömrünü sonuna kadar şarap ve eğlenceyle geçiren Ebû İshâk ile adı geçen alim ve şeyhler arasında iyi ilişkilerin devam etmesi veya Kirman’daki vahşetine rağmen aralarında görünürde herhangi bir problemin çıkmaması, insanın aklına şahın kendilerini para ve ödüllerle susturduğu fikrini getirmektedir.

Fakat kaynakların verdiği bazı bilgilere bakılırsa şah, şair ve bilginlerle diğer üst düzey bürokratlar arasındaki ilişkiler tamamen çıkarcı, yapay ve bir nevi diktaya dayandığı ve Ebû İshâk’ın ülkesini idare edenlerin sürekli günlük politikalarla kendilerini avuttukları görülür. Bu nedenle Devletşâh’ın yazdıklarına bakılırsa, düşman askerleri Şiraz’ı kuşatma altında tuttukları bir sırada bile, kimse olayı şaha
bildirme cesaretinde bulunamaz. ‚çünkü eğlenceye düşkün ve kronik bir alkolik haline gelen şahın kendisi de artık saldırı ve işgal gibi savaş olaylarının anlatılmasından nefret etmiş ve “kim Emîr Mubârizuddîn’in Şiraz’a saldırmakta olduğunu derse, idam edileceğini” belirtmişti.

Neticede vezirlerden biri sarhoş olan şahın elini tutarak, baharın güzelliklerini seyrettirmek bahanesiyle kendisini dama çıkarır. Ancak Şah, Emîr Mubârizuddîn’in askerlerinin hareketini görünce, vezire neler olduğunu sorar. O da düşman askerleri olduğunu söyler. Şah tebessüm ederek, “bu Muhammed Muzaffer acayip aptal bir kişidir, böyle bir bahar vaktinde hem bizi, hem de kendisini eğlenceden mahrum bırakmaktadır” der ve eğlenmeye devam eder. Ondan sonra da Şiraz’ı kaybeder.

Al-i Dâvûd, V, 161-163.

Safâ, III/1, 26-27, III/2, 971-972; Al-i Dâvûd, V, 161-163.

Zâkânî, s. 30-37, 121-148.

Semerkandî, Kemâluddîn ‘Abdurrezâk, Matla’u’s-Sa’deyn, nşr. ‘Abdulhuseyn Nevâî, Tahran, 1353 hş., s 241; Hâfî, Fasîh Ahmed b. Celâluddîn Muhammed, Mucmel-i
Fasîhî, nşr. Mahmûd Ferruh, Meşhed, 1339 hş., s. 70; Al-i Dâvûd, V, 161-163;

Zerrînkûb, ‘Abdulhuseyn, Ez kûçe-i rindân, Tahran, 1353 hş., s. 23. Devletşâh’ın da belirttiğine göre, Ebû İshâk zevk ve eğlence ehli olmakla birlikte, şiir ve sanat ehline ilgi göstermiş; kendilerine bol ödüller dağıtması nedeniyle uzak ve yakın çevrelerden, Hâcû-yi Kirmânî, ‘Ubeyd-i Zâkânî, Hâfız, şemsuddîn b. Fahruddîn Isfahânî (öl. 744/1344-45) ve benzeri şairler etrafında toplanmıştı veya kendisiyle uzaktan irtibata girmişlerdi. Ayrıca bir şiir divanına sahip zamanın Mürşidî tarikatının şeyhi Kâzrûn’lu şeyh Emînuddîn-i Belyânî (öl. 744/1343), Nefâisu’l-funûn’un yazarı Muhammed b. Mahmud Amulî (öl. 753/1352),  tasavvuf, kelâm ve felsefede ün salan Kâdî ‘Adududdîn (‘Abdurrahman b. Ahmed) Îcî (öl. 756/1355) ve benzeri bilgin ve şeyhler de Ebû İshâk’ın yanında yer alarak onu övmekteydi. Bu şah da kendisini Hint padişahlarına benzetmek amacıyla, yanında bulunan şair ve bilginlere bolca ödüller dağıtırdı. Nitekim bir defasında Rukduddîn Sâin (öl. 765/1363)’e bir kaside karşılığında yedi kese altın bağışlamıştı. Bütün bu vergiler, gelirler ve yağmadan elde edilen mallar vezir Hâcî Kavâmuddîn’in elinde toplanırdı. Bir kısmı cami ve medrese yaptırılmak üzere şah Ebû İshâk’ın annesi Tâş Hâtûn’un aracılığıyla adı geçen şeyh ve alimlere verilirdi. Bir kısmı, devletin giderlerine harcanır, geri kalan kısmı da şair,  bilgin, şeyh ve hatta zamanın mafyası şekline bürünen “rintlerîe ve ele başlarına bile dağıtılırdı.


Al-i Dâvûd, V, 161-163; Zerrînkûb, s. 23.
Zâkânî, s. 331-332

Devletşâh, s. 218-221; Ganî, Kâsım, Târîh-i ‘asr-ı Hâfız, Tahran, 1374 hş., s.

102-105; Stûde, I, 97, 104-105; Al-i Dâvûd, V, 161-163.

Safâ, III/1, 27-28; Îrânşehr, I, 421; Stûde, I, 120.


AKADEMİK ARAŞTIRMALAR DERGİSİ 1.Sayı
Dr. Hasan Çiftçi

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile